Judith Hermann: Kendimi hep politik olmayan bir yazar olarak gördüm

Judith Hermann’la ilk kez 2006 yılında ‘Yaz Evi, Daha Sonra’ adlı ilk öykü kitabı vesilesiyle Berlin’de buluşmuş, İlknur Özdemir’in çevirdiği ve Metis Yayınları’nın bastığı bu ilk öyküleri hakkında konuştuk. Çok iyi hatırlıyorum söyleşimizi, benim için de yazarlığım açısından bir dönüm noktasıydı. Çünkü Yapı Kredi Yayınları etiketiyle basılması planlanan öykü kitabımın editörü Murat Yalçın söyleşiyi Kitaplık dergisi için istemişti.

Sohbetimize de bu ilk buluşmamızı hatırlayarak ‘Yaz Evi, Daha Sonra’ adlı ilk kitabıyla başlıyoruz.

“Ben bu öyküleri bir cümleye sığdırmak zorunda olsam herhalde, ‘Öyküler Berlin Duvarı’nın ortadan kalkmasından sonraki bir süreçte bir grup genç insanın hayat arayışlarını anlatıyor’ derdim.” Bugün yazar Judith Hermann bu öykülere nasıl bakıyor?

Sanırım öykülere bugün biraz da hayret ederek bakıyorum. Şaşkınlıkla ve belki biraz da melankoliyle?! Hatta bir nebze de kafa karışıklığıyla… Aslında kendinizi nasıl hatırladığınız veya geçmişteki kendinize nasıl baktığınıza benzer bir şey bu. Mesela 1995 yılında çekilmiş bir fotoğrafına bakıyorsun, o sırada Berlin’de olduğunu, ne yaptığını ve nasıl hissettiğini de hatırlayabiliyorsun; yine de fotoğraftaki kişi sana yabancı. ‘Bu sendin’, diyorsun, bunu biliyorsun ama yine de bu kişi senin gözünde tamamen kendine dönük, uzak ve soyutlanmış biridir, sen ona artık ulaşılamıyorsundur. Yıllar önce yazdığım kitaplara dönüp bakarken de da buna benzer şeyler hissediyorum. Özellikle de ilk metinlere…. ‘O kitabı ben yazdım’, diyorum, biliyorum, ayrıca kabaca yazarken nasıl hissettiğimi de hatırlıyorum, koordinatlarımı, nerede yaşadığımı ve nasıl bir durumda olduğumu, ne okuduğumu veya okumadığımı biliyorum, ama yine de tüm bunlar soyut geliyor gözüme. Bir fanusun içindeki kar küresi gibi ulaşılmaz.

Ama Judith Hermann’ı Türkçede okuyanlar onu geniş çapta bu öykülerle de anarlar.

Bunu duymak beni ancak mutlu eder çünkü gerçekten de aynı zamanda biraz zamansız öyküler bunlar. Bir yandan Berlin’de Berlin Duvarı’nın ortadan kalktığı bir dönemi anlatırlar, başka bir kentte yazılmış olsalar belki bambaşka hikayeler olurlardı. Yani tarihsel bir süreçle bağlantılı hikayeler bunlar. Ama bir yandan da tüm bunların ötesinde, benim için öykülerin ifadesi böyle değil. Çünkü bir Berlin kitabı yazmak ya da tarihi bir dönemeci temsilen öyküler kaleme almak niyetiyle harekete geçmemiştim. Ben kendimle ve hayatımda yer alan insanlarla ilgili hikayeler anlattım- ki yazarken temel güdüm sorularımdı. Bunlar yaşamın kendisiyle, yaşama giden ya da yaşamın içinden geçen yolun ne olduğuyla ilgili sorulardı. Bunlar temel sorularımdı ve kuşkusuz sadece 90’lı yılları ve insanlarını meşgul etmiyorlardı. Bugünün de soruları bunlar. Bugün 50’li yaşların ortalarındayım ve aynı soruları sormaya devam ediyorum.

Yaz Evi Daha Sonra, Judith Hermann, 152 syf., Sia Kitap, 2022.

‘İKİNCİ KİTAPLA İLGİLİ ÜZERİMDE ÇOK CİDDİ BASKILAR HİSSETTİM’

Tabii yine de pek çok şey değişmiştir. Berlin, öykülerdeki kişiler ve hayat değişmiş olmalı. Ve bu, öykülerin yazarı için de geçerli. Aslında yazarın Berlin dışında bir yaşamı keşfettiğini sonraki kitapları okurken de anlayabiliyor insan. Ve aklıma hemen ‘Sadece Hayaletler, Ötesi Yok’ adlı öykü kitabınız geliyor, ilk etapta da kitaba adının veren öykü. Ellen ve Felix, iki sevgili, Amerika’da, Nevada çöllerinin sınırında yeni insanlarla karşılaşırlar ve okur olarak bu karşılaşmanın ikilinin sonraki yaşamlarını nasıl etkilemiş olduğunu öykünün sonunda anlarsınız. Mesela, ikili çocuk sahibi olmuştur.

‘Sadece Hayaletler, Ötesi Yok’, ikinci kitabım. İkinci kitaplar için aynı zamanda bir yazarın istisnai kitabı da denebilir. Çünkü bu ikinci kitap aynı zamanda yazar olmak isteyip istemediğini, bu dünyaya dahil olma isteğini de anlatır. Ne de olsa ilk kitaba başlarken henüz yazar değilsinizdir- yani yazarın iç tutumundan, yazıyla olan ilişkisinden bahsediyorum. Çünkü ilk kez yazmaya başladığınızda bunların bir kitap olacağını bile bilmiyorsunuz, hiçbir şey bilmiyorsunuz. Edebiyat piyasasını tanımıyorsunuz, okuru tanımıyorsunuz, eleştirmenleri bilmiyorsunuz, okuma etkinliklerini, okuma turlarını bilmiyorsunuz. Sonra bu ilk kitap çıkıyor ve bir sürü sebeple birlikte çok başarılı oluyorsunuz. Benim örneğimde olduğu gibi şanslı durumlar bu başarıyı hızlandırabilir de. İlk kitabım ‘Yaz Evi, Daha Sonra’, güzel bir kitaptı elbette ama uzun süre gündemde kalmasını sağlayan bazı şanslı durumlar da oldu. Tabii böyle olunca ikinci kitapla ilgili olarak üzerimde çok ciddi baskılar hissettim. Bu yüzden çok acı çektiğimi de hatırlıyorum.

İkinci kitap da başarılı oldu. Bazı öyküler sinemaya uyarlandı. 2009 yılında Alice adlı öykü kitabı çıktı. Bunu bir roman, onu da başka bir öykü kitabı takip etti. 2021 yılında ise Türkçeye ‘Yuva’ adıyla Anıl Alacaoğlu tarafından çevrilen ve Sia Yayınevi tarafından yakın zamanda basılan ikinci roman yayımlandı. Ve en son da 2023 yılında çok kişisel diyebileceğimiz başka bir kitap piyasaya çıktı. ‘Wir hätten uns alles gesagt’ adlı bu kitap da bildiğim kadarıyla bu aralar Türkçeye çevriliyor. Ben bu kitabı herhalde ‘Birbirimize her şeyi söylemiş olmalıyız’ şeklinde çevirirdim. Ama buna elbette çevirmeni ve yayıncısı İlknur Özdemir karar verecektir. Biz yine yakın zaman önce Türkçede basılan ‘Yuva’ romanına odaklanalım diyorum. Öncesinde ise edebi türler konusuna gelmek istiyorum. Aslında baştan itibaren öykü yazarı olarak algılandınız. Peki roman sizin için ne ifade ediyor?

Katja Lange-Müller’in, bu konuda çok güzel bir sözü var.

‘YAZARI YÖNLENDİREN METNİN KENDİSİDİR’

Berlinli yazar Katja Lange-Müller…

Evet, Berlinli yazar… Katja Lange-Müller’in çok güzel bir sözü var konuda: Şöyle der bir metnin uzunluğunu veya biçimini, yani metnin roman mı yoksa öykü mü olacağın yazar değil, en iyi ihtimalle metnin kendisi belirler. Yani yazarı yönlendiren metnin kendisidir. ‘Yuva’yı yazarken ben de aslında hemen hemen aynı şeyleri hissettim, belki de en açık şekilde bu metni kaleme alırken bunu böyle hissettim.

Kitabın başındaki bölüm bir öykü gibi de okunabilir. Bir sihirbazla garip bir karşılaşma yaşayan ve bir yolcu gemisiyle Singapur’a seyahat etme fırsatı yakalayan genç bir kadının hikayesi bu. Kadın önce gemiye binmeyi düşünür ve ama sonra vazgeçer. Aslında çok çok tipik, biraz melankolik, biraz da olay örgüsü olmayan bir öykü olarak da düşünebilirsiniz metni. Almancayı yeni öğrenen ya da okuma yazma zorluğu çeken insanlara yönelik hazırlanan bir antoloji için yazmıştım öyküyü. Antoloji “Sade Dilde Yazılmış Öyküler” adını taşıyordu. Metnin mümkün olduğunca basit yazılması, gramer açısından sade ve hızlı bir şekilde nüfuz edilebilir nitelikte olması gerekiyordu. Kurallar belliydi: Sadece ana cümlecikler var, dolaylı konuşma yok, dilek kipi yok, metafor yok… Böyle bir metni yazmak, bunu denemek güzeldi, işi çok ciddiye aldım. Kendime bunu biraz görev olarak da addettim. Bitti. Tuzak adı verdim öyküye.

Kaç sayfalık bir metindi?

Aşağı yukarı 20 sayfa…Biraz da ‘Yaz Evi, Daha Sonra’ kitabındaki öykülere benziyordu: Kahramanların ruh hali, sürekli sigara içiliyor olması, havanın çok sıcak olması gibi…Yaptığım işten çok memnundum. Öyküyü teslim ettim. Antoloji yayımlandı ve ben “Bitti, bu kadardı” diye düşündüm. Ama sonra Katja Lange-Müller’in söylediği şey oldu; öykünün sonlarında Singapur’a gitmek üzere bavulunu toplayan ancak sonra bineceği gemi çekip giderken balkonda oturup sigara içen kadın odamdan çıkmadı. Öylece masama oturdu ve ayrılmadı. Biraz tuhaf bir durumdu. Ona çıkması için mecazi anlamda kapıyı açmıştım ama o gitmek istemiyordu. Ve ancak bir süre sonra anladım ki, ben onun hikayesini henüz sonuna kadar anlatmamışım.

Evet ‘Yuva’, romanı da bu öyküyle, ben anlatıcı kadının bir anısı olarak başlıyor. Romanda kadın 50 yaşındadır, şehir hayatını, eşi ve çocuğuyla birlikte sürdürdüğü hayatı geride bırakmıştır. Ağabeyinin bar işlettiği bir sahil kasabasına gelmiş, küçük bir ev kiralamıştır. Buradaki hayatı ise eski eşine mektuplar yazarak anlatır. Dünyayı gezmeye çıkmış olan kızının nerede olduğunu Google-maps üzerinden takip etmektedir. Bir gece evinin çatı katında bir sansarın gürültüsüyle uyandığında komşusunun erkek kardeşi Arild yardıma çağrılır. Arild bir kafes, bir kapan getirir. Ve anlatıcı kadın bu kafesle birlikte 30 yıl öncesini daha yoğun bir şekilde hatırlamaya başlar. Sihirbaz olduğunu söyleyen adam tarafından nasıl bir sihirli kafese kapatıldığını anımsar. Çocuklukta istismara uğrayan ağabeyinin genç sevgilisi de sürekli kafese kapatılmıştır. Bir metafor olarak kutu ya da kafes… Bir hayatın içine hapsedilmek belki de…

Aslında öteden beri metinlerde metaforların -tabiri caizse- başlarına buyruk olduklarını, farklı anlamlara çekilebileceklerini düşünürüm. Tabii sen okur olarak metaforla istediğini yapabilirsin. Buradaki anlamı ama gerçekten de tam da ifade ettiğiniz gibi bir şey: Bir kutu, dar bir alan, kapan olarak bir tuzak. Aslında şöyle bir şey: Gerçek hayatta arzularımız ve hedeflerimiz vardır, derken bu hedeflere ulaşırız, yani hayal ettiğimiz şeye kavuşuruz, ama sonra bunun bir tuzağa, bir kapana dönüştüğünü fark ederiz. Devam edebilmek için de bu kapanın dışına çıkmamız gerekir. Diyeceğim, nihai bir varış yoktur ve bu aynı zamanda ‘Yaz Evi, Daha Sonra’ kitabındaki öykülerin de konusudur.

Bir yandan da sanki hep yeniden başlamak mümkünmüş gibi görünüyor romanda. Ben anlatıcı karakter için bu böyle en azından. Kadın Mimi’yle arkadaş olur, domuz yetiştiricisi Arild ile bir aşk serüveni başlatır. Geldiği bu yerde kalmak isteyip istemediğini düşünür… Bir sahil kasabasında, doğanın ortasında bir yaşamdır bu. Şunu soruyorsun okur olarak: Kadın burada ne arıyor, özgürlüğünü mü, yalnız kalabileceği bir yer mi? Yoksa kitabın temel sorusu da bu mu?

Bu, kitabın da sorusu ama tartışılan ve yanıtı bulunamayan bir soru. Bu kitapta sanırım anlattığı şey de, beklenmedik bir karşılaşmanın doğurduğu imkanlar, beklenmedik bir şekilde bir yere en azından bir süreliğine kök salma ihtimali. Yani kırklı yaşlarının sonuna gelmiş, yetişkin bir çocuğu ve boşandığı bir eşi olan bu kadının yaptığı şey aslından bir çeşit envanter tutmak: Kadın bir dönemin, bir kesitin ötesine geçtiğini düşünüyor ve arkasında kalanın üzerinden yeniden bir düzenleme yapması gerektiğine inanıyor ve bunu da en iyi şekilde kendisine tamamen yabancı, geldiği yerden çok farklı ve boş bir mekanda yapabileceğine karar veriyor. Kitabın geçtiği ya da kitapta anlatılan doğa da böyle bir boşluğu temsil ediyor. Geniş bir doğa parçası, bir sürü tarla, bolca gökyüzü, Kuzey Denizi’ne özgü gelgit yatakları… Sonra karşılaşmaları olur. Arild ve onun kız kardeşi Mimi’yle tanışır. Ve karşılaşmalar onda bazı şeyler değiştirir, bu değişimin ne olduğu ise bence kitabın dışında bir yerde. Ben bu değişimin keşfini okura bırakıyorum, tabii okur da isterse böyle bir şeyi.

Yuva, Judith Hermann, 152 syf., Sia Kitap, 2023.

Burada da yine öykücü Judith Hermann’ı görüyorum ben… ‘Yuva’ kitabındaki ben anlatıcı kadını toplumsal sistemin dışında, alternatif bir hayatın peşinde bir münzevi olarak tarif edebilir miyiz?

Edebiliriz. Klasik anlamda böyle biri sayılır. Çünkü hayatının bir dönemine nokta koyuyor, o hayatla ilgili her şeyi çözüyor; evini, ilişkilerini terk ediyor. Çocuğu zaten büyümüş ve evden çıkmıştır, çocuğun babasıyla olan ilişkisi bir şekilde bitmiştir. Pek çok yönden içinde yer aldığı toplumsal alanı terk etmiştir. Kuzey Denizi kenarında bulup taşındığı ev de ıssız, neredeyse boş bir mekandır.

Aslında geldiği yerden epey farklı… Eski kocası evine sürekli bir şeyler istifleyen biridir. Bir gün lazım olacağını düşünerek gündelik eşyayı toplamasının nedeni, artık dünyanın sonuna gelindiğine olan inancıyla ilgilidir. Bir yandan anlatıcı kadının geldiği bu yeni yerde yağmur yağmamaktadır. Doğa kurudur. Okur olarak, “Acaba adam dünyanın çöküşünü beklemekle haklı mı?” diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Evet, doğru. Bu düşünceye sahip bir kişi Otis. Aslında sistemin çökmesini, verili haliyle ilişki biçimlerinin ortadan kalkmasını, sonunda tüm kapitalist ilişkilerin çözülmesini isteyen biri. Bunlar Otis’in gelecekle ilgili öngörüleri ve kitapta da aslında bu öngörülere dair işaretler var, en azından anlatıcı kadın için eski kocasının bu öngörüleri pek de hafife alınmayacak şeylerdir. Yağmurun yağmaması, doğadaki çok tuhaf sessizlik, aşırı sıcaklık ve toprağın bütünüyle kurumuş olması. Ve tüm bunların tehdit edici bir atmosfere dönüşmesi. Aslında artık hepimizin gördüğü ve bildiği bir hakikat bu. Seller, uzun süren kuraklıklar ve kontrolden çıkmış bir dünya var.

‘İŞİN İÇİNE POLİTİK OLANIN GİRİP GİRMEYECEĞİ KENDİLİĞİNDEN GERÇEKLEŞİYOR’

Sanki artık bu gerçeklik düşünmeden pek bir şey yazılamazmış gibi geliyor bana.

Ben de tam böyle düşünmüş ve hissetmiştim. Aslında hep politik olmayan bir yazar olarak gördüm kendimi. Kitaplarımda şeylere ve durumlara politik bir kaygıyla yaklaşmadığımı düşündüm hep. Ama bu kitabı yazarken artık böyle bir seçimin mümkün olmadığını gördüm, işin içine politik olanın girip girmeyeceği gibi sorunun bile sorulamayacağı, bunun artık kendiliğinden gerçekleştiğini gördüm.

Bu romanı neredeyse ‘Yaz Evi, Daha Sonra’ öykülerinin bir devamı olarak da okudum. Romandaki figürler, mesela anlatıcının arkadaşı sanatçı Mimi ama en çok ben anlatıcının kendisi, yer ve yurt arayışı… Acaba ilk öykü kitabınızın kahramanları, figürleri mı bunlar?

Kesinlikle ilk kitabın figürleri. Çünkü başka figürlerim de yok benim. Kişilerle ilgili çok sınırlı sayıda bir repertuvarım var. Ve evet ‘Yuva’ romanındaki ben anlatıcı ‘Yaz Evi, Daha Sonra’ öykülerinde anlatılan figürlerden biri, belki Sonja öyküsündeki Sonja ya da belki de ‘Bali Kadını’ öyküsündeki ben anlatıcıdır. Kitaplarımı yan yana dizdiğimde, hepsini birbirinin devamı olarak görüyorum. Tabii 30 yıl boyunca yaşamımda yer almış ya da yaşamın etrafında örülü sorularla ortaya çıkmış kişiler bunlar.

Bu söyleşi yazar Menekşe Toprak’ın hazırlayıp sunduğu iki dilli “LitVers – Edebiyat Söyleşileri” projesi kapsamında yapılmış olup tamamı podcast olarak yayınlanmıştır.

Podcast söyleşilerinin yayınlandığı sayfalar:

www.litvers.com
LitVers – YouTube
LitVers | Podcast on Spotify

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir